Türk usulü korku cineması, Korku türünde film üretmek isteyen sinemacılar…
Korku türünde film üretmek isteyen sinemacılar cinlerin halk nezdindeki korkutucu algısına kayıtsız kalmayıp seyirciyi metafizik varlıklar âlemine doğru yolculuğa çıkardı. İşte Türk usulü korku filmleri:
GALERİ İÇİN TIKLAYIN
Büyü, Dabbe’tül Arz, Araf, Semum, Duhan, Marid, Cehennem… Kur’an-ı Kerim’de geçen binlerce kavramdan birkaçı. Bu ifadeler artık sadece dinî kitaplar ya da meal ve tefsirlerde yer almıyor, Türk yapımı korku filmlerine de isim oluyor.
Sinema ve din iliÅŸkisi bugüne kadar hep tartışıldı, ancak yedinci sanat kendini dinin dışında tutmayı bir türlü baÅŸaramadı. Zira din, her insan için ilgi çekici bir mevzu idi. Yönetmenler de her devirde bunu kullandı. YeÅŸilçam geleneÄŸinde daha çok olumsuz ÅŸekilde ele alınan din ve dindar olgusu, son dönemde yerini nispeten ılımlı bir tarza bıraktı. Ama dinî olanın cazibesi deÄŸiÅŸmediÄŸi için, sinemanın farklı türlerinde bu konu iÅŸlenmeye devam etti. Özellikle korku filmlerinde.
Önce Hollywood’dan UzakdoÄŸu sinemasına kadar din ya da mistisizmden kaynaklanan ve metafizik kavramları baÅŸrole oturtan yapımların, ‘vampir’, ‘kurt adam’ gibi figürlerin kullanıldığı filmlere göre insanları daha çok korkuttuÄŸu keÅŸfedildi. Türk yönetmenler ise 2000’li yıllarda korkunun ‘bizce’sini oluÅŸturmak adına benzer temada filmler üretmeye baÅŸladı. Tabii YeÅŸilçam dönemindeki ‘deneme’leri saymazsak. 2004’te Orhan OÄŸuz’un Büyü filmi ile baÅŸlayan bu akım, diÄŸer yönetmenlerin çektiÄŸi Dabbe, Araf, Semum, Musallat, Dabbe 2 ve Üç Harfliler Marid ile devam etti. Bu filmlerle, daha önce repliklerde bile geçmeyen Kur’an-ı Kerim ayetleri süslemeye baÅŸladı afiÅŸleri. Hatta üç boyutlu ilk Türk filmi bile dinî korku temalı çekildi (Cehennem). Fakat söz konusu korku filmlerinin hiçbiri seyirci üzerinde beklenen etkiyi yapamadı.
Türkiye’de korku sinemasının tema anlamında ortalamanın altında seyretmesinin sebebi dünyadakinden pek farklı deÄŸil. Kökleri 20. yüzyılın baÅŸlarına, yani sessiz sinema dönemine dayanan korku filmlerinin, Baskerville’lerin KöpeÄŸi, Dracula, Dr Jeckyll ve Mr. Hyde gibi ilk örnekleri daha çok klasik romanlardan esinlenilerek filme aktarıldı. Yıllar sonra yeniden çekilecek bu filmler, hiçbir ses ve görüntü efekti içermemesine raÄŸmen o dönemin izleyicisini fazlasıyla etkiledi. Hatta ilk Dracula filminin gösteriminde korkudan bayılanlar oldu. Peki, bugün türlü efektlerle bezenmiÅŸ yapımlar neden aynı etkiyi oluÅŸturamıyor? Sinema tarihçisi ve yazarı Giovanni Scognamillo, bu durumu Alin TaÅŸçıyan’a verdiÄŸi bir röportajda ÅŸöyle özetliyor: “Bugünkü seyirci hazırlıklı. Korkular gündelik hayatımızın bir parçası olduÄŸu için artık insanlar sinemadan korkmuyor.”
Korku, sinema seyircisi üzerinde oluÅŸturulmaya çalışılan belki de en zor duygu. Komediye gülmek için, drama aÄŸlamak için giden seyirci, Cehennem 3D’nin yönetmeni Biray Dalkıran’ın dediÄŸi gibi korku filmini âdeta korkmamak için seyrediyor. Bu ÅŸartlanmışlığa beyazperdenin sanal gerçeklik algısı da eklenince yönetmenlerin seyirciyi neyle ve nasıl korkutacağı hayati önem arz ediyor.
Görünmeyenin cazibesi
Dünya sinemasında bugüne kadar korku unsuru olarak genelde vampir, zombi, hayalet, kurt adam, uzaylılar, karanlık ve psikopat katiller kullanıldı. Ama bunların etkisi bir yere kadardı. Çünkü saydıklarımızın hepsi insan için bir dış tehdit olmaktan öteye geçemedi. Filmlerde korku çıtasının yükselmesi ancak insanın bizzat korku unsuruna dönüÅŸmesi ile mümkün oldu. Bu, gözle görünmeyen ruhani varlıkları filmlere dâhil etti. Hollywood bizdekinin aksine daha çok Hıristiyanlıkta olaÄŸanüstü kötü bir güç atfedilen ÅŸeytan kavramını beyazperdeye taşıdı. Amerikan sineması bu metafizik kavramları sevdi ve sadece exorcism (ÅŸeytan çıkarma) temalı ya da fantastik kötü kahramanların olduÄŸu filmlerle yetinmeyip UzakdoÄŸu korku filmlerini birbiri ardına uyarlamaya baÅŸladı. Zira mistik köklerinin ve kendine has gerilim unsurlarının da etkisiyle UzakdoÄŸu sineması korku türünde konu seçimi ve iÅŸleniÅŸi bakımından çoÄŸu zaman tema sıkıntısı çeken Hollywood’dan birkaç adım öndeydi.
Türk sinemasında da durum Hollywood’dakinden farklı deÄŸildi. Önce YeÅŸilçam döneminde Ali Rıza Seyfi’nin Kazıklı Voyvoda kitabından uyarlanan Drakula çekildi. Türk karakterin Drakula’nın ÅŸatosuna girmesini konu edinen filmde haç yerine sarımsak kullanılması, ‘Batının deÄŸerlerini bize nasıl uyarlarız’ kaygısı için üretilen komik formüllerden biri olarak tarihe geçti. Ardından Yavuz Yalınkılıç, ‘Ölüler KonuÅŸmaz ki’ adlı filmi çekti. Metin Erksan’ın The Exorcist’ten uyarladığı Åžeytan filmi ile YeÅŸilçam ve dolayısıyla Türk seyircisi baÅŸarısız da olsa korku türüne uzun süre veda etti. Ta 2004 yılında Taylan Biraderler’in çektiÄŸi Okul filmine kadar.
Bir grup gencin, ölen arkadaÅŸlarının hayaletiyle mücadelesinin anlatıldığı Okul, güldürme konusunda daha baÅŸarılı oldu. Ama ilk olmasının avantajıyla kendinden sonra gelecek korku filmlerine göre iyi bir giÅŸe rakamına ulaÅŸtı. Fakat bu durum yine aynı yönetmenlere ait Küçük Kıyamet, Togan Gökbakar’ın Gen ve Tolga Tan Demirci’nin Gomeda filmleri için devam etmedi. ÇaÄŸan Irmak’ın da içinde bulunduÄŸu birkaç yönetmen tarafından çekilen ve DVD olarak çıkarılan Kabuslar Evi serisini bu kıyaslamanın dışında tutuyoruz.
Sonraki yıllarda Talip Emir Ertürk ve Murat Emir Eren’in Ada filmiyle zombiler, Türk korku sinemasının misafiri oldu. Misafir dememizin sebebi seyirci tarafından zombilerin çok ilgi görmemesi ve sinemamızda kalıcı olmayacaklarının aÅŸikâr olması. Ada’dan sonra psikoloji faktörünün ön planda olduÄŸu Ümit Ünal’ın bir kızın gaipten ses duyması üzerine kurguladığı Ses’i seyrettik. Aslında film, korkutmaktan ziyade gerilim üzerine oturtulmuÅŸtu. Yine de türü içinde baÅŸarılı oldu. Adı geçen filmlerde farklı temalar denense de Türk korku sineması Orhan OÄŸuz’un Büyü filmiyle birlikte bilinçli olarak dinî ve metafizik öÄŸelere kaydı. Dolayısıyla sinemamız cin ve ruh kavramıyla tanıştı.
Din temalı korku filmi üretenler, dinin sinemaya alet edilmesi, İslam ve korku kavramının baÄŸdaÅŸtırılamaması ve dinî literatüre ve hassasiyetlere riayet edilmemesi gibi hususlarda eleÅŸtiriliyor. Zira Türk filmlerinde korku öÄŸesi olarak cinler tercih edildiÄŸi için sinemamız doÄŸrudan dine temas ediyor. Musallat filminin yönetmeni Alper Mestçi’ye göre hayalet bizim kültürümüzde olan bir ÅŸey deÄŸil ve Batı’daki öyküler uyarlandığı zaman insanlar korkmuyor. Türk halkı cinlerden korktuÄŸu ve cin konusu Kur’an’da geçtiÄŸi için filmlere mecburen din öÄŸesi katmak durumunda kalınıyor: “Amaç dinî kaynaktan beslenmek deÄŸil ki.
İnsanların korktuÄŸu ÅŸey neyse onun filmini yapıyorsunuz.” Biray Dalkıran bir adım öteye gidip “Vampir AyÅŸe’yi ısırmaz, kurt adam Hasan’ı kovalamaz, zombi Mahmut’un peÅŸinden koÅŸmaz. Çünkü biz kurt adama kemik atarız, vampire hoÅŸt deriz. BozulmuÅŸ yumurta Japonlar için lezzetli bir ÅŸeydir, biz kokusuna dayanamayız. Vampir filmleri bizde çürük yumurta etkisi oluÅŸturur.” diyor.
Zaten Türkiye’de üretilen az sayıdaki korku filmine bakıldığında metafizik kavram ve varlıkların dışında kullanılan diÄŸer unsurların bırakın korkutmayı güldürmekten öteye geçemediÄŸi anlaşılıyor. Bu sebeple din temalı filmler yeterli kalitede olmasa da diÄŸer türdeÅŸlerine göre korku seviyesini artırdığı için tercih ediliyor. Ama Pisikyatr Mustafa Ulusoy, bu filmlerin Kur’anî bilgiyle çeliÅŸtiÄŸini düÅŸünüyor: “ÖrneÄŸin Kur’an’da ÅŸeytanın sadece insana vesvese verdiÄŸi, buna karşılık insanın iradesini elinden alan bir etkisi olmadığı vurgulanır. Binlerce yıllık bu bilgilere raÄŸmen ÅŸeytan ve cinlerin insanların hayatını direkt yönlendirici bir etkisi varmış gibi sunulması zayıf bir sinematografik öÄŸe olarak kalır.”
Görünen o ki aslında Türk halkı korku filmlerini pek sevmiyor. Altında ise bu filmlerin henüz sektör hâline gelememiÅŸ sinemada yeni bir tür denemesi olmalarının yanında korku kavramının kültüre pek aÅŸina durmaması da yatıyor. Hatta sinema eleÅŸtirmeni Atilla Dorsay, bunu “Türklerin genlerinde korku filmi yapmak yok.” diye yorumluyor ve korku kültürünün daha çok Batı’ya ait olduÄŸunu ifade ediyor. Dorsay’a göre, Batı’nın bu alanda edebi ve sinemasal ürünler ortaya koyması, bireyin üzerinde baskı yapan bir ÅŸeytan algısına sahip olmasından kaynaklanıyor. Bu sebeple bizdeki korku filmlerini özenti buluyor: “Müslümanlığa dayalı korku filmlerinin tümüyle yapay, Batı’ya öykünen ÅŸeyler olduÄŸunu; bizim inancımıza ve kültürümüze ait olmadığını düÅŸünüyorum.”
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Din Felesefesi Uzmanı Dr. Zeynep GemuhluoÄŸlu’nun ifadesiyle meselenin özünde Türk kültüründe rasyonel ve irrasyonel arasında büyük bir uçurum olmaması yatıyor: “Batı’da olduÄŸu gibi rasyonelliÄŸi dibine kadar yaÅŸayıp onun acısını çekmiÅŸ deÄŸiliz. Bizde ateistler bile bir ÅŸeye inanır. İdeolojiler hep biraz irrasyoneldir, inanca dönüÅŸmüÅŸ gibidir. O yüzden bizimkilerin dayanabileceÄŸi katı rasyonalizmin karşısına konulabilecek irrasyonalizm ve oradan türetilebilecek psikolojik, sosyolojik teoriler yok.”
Belki bu sebeple tıpkı Cehennem (3D), Dabbe-2 filmlerinde olduÄŸu gibi Kur’an-ı Kerim’deki ayetler ilk anlamlarıyla görselleÅŸtirilmeye çalışılıyor. GemuhluoÄŸlu, bu korku kliÅŸelerinin kesinlikle DoÄŸulu olmadığı görüÅŸünde. Çünkü DoÄŸu’da bu tür kliÅŸelerin temelini oluÅŸturabilecek simgesel ÅŸeyler yok: “AfiÅŸe ayet koyup, ‘onun kendi kültürümüzde karşılığını bulduk’ demektense bizatihi oturup o kavram üzerine düÅŸünse; mesela Cehennem 3D’de sekar üzerine entelektüel bir düÅŸünüm yapsa, o ayeti kullanmak yerine.” Zaten görsel teÅŸbihin temsil ettiÄŸi ÅŸeyin yerine geçme tehlikesi barındırması sebebiyle bizde karşılığını bulmadığını ifade eden GemuhluoÄŸlu’na göre, görsel anlatım ancak çok sembolik ve sürreal bir dil kullanmakla mümkün olabilir.
Mustafa Ulusoy, Batı’da korku kültürünün oluÅŸmasını felsefe, sinema ve edebiyatın Yaratıcı’yı (cc) hayatın dışına koyması sebebiyle her ÅŸeyin muvahhiÅŸ (korkutucu), anlamsız ve hikmetsiz varlıklar olarak tasavvur edilmesine baÄŸlıyor. Bu da aslında insanda bir kontrol mekanizması oluÅŸturması sebebiyle hayatın idamesi için olmazsa olmaz bir duygu olan korkuyu normal seviyeden patolojik hâle dönüÅŸtürüyor. Böylece insan gerçekte kendisi için tehdit uyandırmayan varlık âlemini tehdit gibi algılamaya baÅŸlıyor.
Bundan sonrası insan beyninde ‘ya deprem olursa’ gibi ihtimal cümlelerinin uçuÅŸma hızına endeksleniyor. İşte korku filmleri de bu ihtimaller üzerinden yola çıkarak insanın dünya ve onun ötesine dair kaygılarını harekete geçiriyor. Yani korku filmleri, ister din temalı olsun ister olmasın temelde modern dünyada yalnızlaÅŸan bireyin güvensizlik problemini, ‘en yakınınızdakine bile güvenmeyin’ mesajıyla paranoya noktasına ulaÅŸtırmayı hedefliyor. Tek farkla; din temalı korku filmlerinde devreye aÄŸzı dualı hocalar giriyor ve âdeta filmin kurtarıcı kahramanı oluyor.
Bu tarz filmlerde daha çok Hıristiyan öÄŸretisine ait günah ve onun anında cezalandırılması üzerinde yoÄŸunlaşılıyor. Genelde seçilen büyük günah cinsellik üzerine kurgulanıyor. Dr. Zeynep GemuhluoÄŸlu bu durumu izleyiciyi doyuma ulaÅŸtırma isteÄŸi diye yorumluyor. Zira kötülüÄŸün cezası hemen verildiÄŸinde ve din galip geldiÄŸinde film ahlaki bir alana çekilmiÅŸ oluyor. Bu durum bir sinema kliÅŸesi olsa da madem korku sinemasının bizcesi yapılmaya çalışılıyor o zaman bu düÅŸüncenin İslam dinindeki, insanlara günahları karşısında hemen cezalandırmayıp mühlet veren Yaratıcı (cc) algısıyla baÄŸdaÅŸmadığının düÅŸünülmesi gerekiyor. Aksi takdirde ahirette kurulacak mahkeme bu dünyanın içinde kurulmuÅŸ oluyor.
GemuhluoÄŸlu’na göre korku filminin kendisi kamera kullanımı ve bakış açısıyla kiÅŸinin dürtülerini doÄŸrudan harekete geçirdiÄŸi için zaten bir antideccal gibi: “Modernlikle birlikte dine karşı alınan cephede Tanrı’dan boÅŸalan yeri doldurabilecek bir ÅŸeyler icat ediliyor. Romanda mesela baba anlatıcı. Sinemada da bunun karşılığı kamera oluyor ve bir anlamda Tanrı yerine geçmeye çalışıyor. Her ÅŸeyi bilen, gören, yukarıdan takip eden.” Bu sebeple GemuhluoÄŸlu, yerli yabancı tüm korku filmlerinde tersine bir teoloji üretimi olduÄŸunu düÅŸünüyor.
İslam ve korku kavramının yan yana gelmesi ise ayrıca tartışılan bir husus. Kimi yönetmenler her ne kadar Kur’an-ı Kerim’de insanları korkutan ayetlerin var olduÄŸuna dikkat çekse de Atilla Dorsay insanın vicdanı üzerinde korku aracılığıyla baskı kurmanın dinimizde yer almadığı fikrine sahip.
Film afişlerinde ayet modası
Metafizik unsurları barındıran korku filmlerinde iÅŸlenen konu bir ÅŸekilde dinle temas edince hassas bir damara basılmış oluyor. Yapılması muhtemel herhangi bir yanlışlık sinemasal bir kusur olmanın ötesinde yönetmene bir vebal yüklüyor. Zira bizzat Kur’an ayetlerinin bir filmin içerisinde, afiÅŸinde kullanılması ÅŸakaya gelir durum deÄŸil.
Türk sinemasında ilk olarak Metin Erksan’ın Kuyu filminin afiÅŸinde Nisa suresindeki “Kadınlara iyilikle davranın” ayetine yer verilse de bu durum son dönem korku filmlerine kadar tekrarlanmıyor. Biray Dalkıran afiÅŸlere ayet yazılmasını, politikacıların bir ÅŸey anlatırken futboldan örnek vermesinden daha elit bir durum olarak deÄŸerlendiriyor. Hasan KaracadaÄŸ bunu doÄŸru yapılma ÅŸartına baÄŸlıyor: “Din temalı korku sineması Türkiye’de bir tür olacaksa ölçü belli: Kur’an-ı Kerim, hadis-i ÅŸerifler ve İslam âlimlerinin görüÅŸleri. Bu üçünden faydalanmayacaksan uzak dur kardeÅŸim bu türden, baÅŸka bir ÅŸey yap.” İnanmadığı bir kavramı yeterli araÅŸtırma yapmadan anlatan birinin seyirci tarafından dışlanacağına dair inancı tam yönetmenin. Peki ‘her yönetmen aynı derecede hassas mı?’ sorusuna ‘evet’ cevabı veremiyoruz maalesef.
Çünkü Cehennem’de (3D) olduÄŸu gibi sure adının bile afiÅŸe doÄŸru yazılmasına dikkat edilmediÄŸi düÅŸünülünce dinin hak ettiÄŸi hassasiyetin göz ardı edildiÄŸi aÅŸikâr. Bu sebeple korku filmlerimizde küçük çocukların bile ezbere bildiÄŸi Nas ve Felak sureleri okunurken bariz hatalar yapılmasına ÅŸaÅŸmamak gerek. ÖrneÄŸin Üç Harfliler Marid ve Musallat filminde hoca karakterleri ısrarla sure ve duaları yanlış telaffuz ediyor. Fakat bu tarz filmler, bir ÅŸekilde bazı surelerin, CevÅŸen gibi duaların insan, cin ve ÅŸeytanların kötülüklerinden korunma noktasında en etkili reçete olduÄŸu mesajını veriyor. Hatta bizzat filmi çekenlere bile.
Üç Harfliler Marid’in yapımcı ve senaristi Murat ToktamışoÄŸlu, önceleri ‘üç İhlâs bir Fatiha’ okumakla yetinirken filmin senaryosunu yazdığından beri Ayete’l-kürsî, Felak ve Nas surelerini her sabah ve akÅŸam okuduÄŸunu söylüyor: “Sette bir sürü insan bu sayede sureleri öÄŸrendi. Dua öÄŸrenmelerini saÄŸlayıp sevap da kazandık herhâlde.” Yine Hasan KaracadaÄŸ, Semum filminden sonra kendisine ulaÅŸan ve 14-15 sene filmde anlatılan türde sorunlar yaÅŸayan bir teyzenin CevÅŸenle tanıştığını ve sıkıntılarından kurtulduÄŸunu anlatıyor.
Tabii filmin insanların metafizik varlıklara inançları üzerindeki etkisinin negatif ya da pozitif olup olmayacağı biraz kalitesine göre deÄŸiÅŸiyor. “Metafizik unsurlar kiÅŸinin din ile ateizm arasındaki kırılma noktasıdır. Bu unsurlara kiÅŸinin yakınlığı, dinden uzaklaÅŸması ile ters orantılıdır. Bunu iyi bir sinema diliyle anlatabilir ve etki altına alabilirseniz insanlar doÄŸruya yöneliyor. Bu filmler gündeme geldikten sonra kimse cin var mı yok mu diye tartışmıyor.” diyen KaracadaÄŸ, din konusunda sorumlu davranarak kıyamet alametlerini filmleri ile hatırlatmaktan memnun. Ama sinema eleÅŸtirmeni Nedim Hazar kötü film ve karakterin insanı dinden ve dine dair kavramlardan soÄŸutabilme ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiÄŸinin altını çiziyor.
‘Din merak gıdıklıyor’
Sinemacılar, bu uyarıyı en azından karakter bazında dikkate almış olacak ki Türk sinemasında son yıllarda imajı düzelmeye baÅŸlayan hoca karakterinin bu filmlerde de sürdüÄŸünü söyleyebiliriz. Zira Türk yapımı korku filmlerinde hocalar genelde eli yüzü düzgün, ilmine vâkıf kiÅŸiler olarak betimleniyor ve Allah rızası için okumak kaydıyla nefesleri iÅŸe yarıyor. Yıllar evvel Sosyete Åžaban filminde tiye alındığı gibi birinin etrafında “Cin çık cin çık cin çık, Yallah cinler yallah…” diye davul çalıp dönmüyor. Aksine okuduÄŸu dualarda bizzat dinden besleniyor. Bu sebeple Türk korku filmleri, ortalama seviyenin altında kalsa da Kur’an-ı Kerim ve onun yanında CevÅŸen duasının etkilerini bir ÅŸekilde vurguluyor. Zaten KaracadaÄŸ’ın ifadesiyle The Exorcist filminin Japonya’da üç günde yüz bin İncil sattırdığı düÅŸünülürse kaliteli filmlerin din anlamında az da olsa olumlu etkiye sebep olması imkânsız gözükmüyor.
Dine yapılan göndermeler ve yönetmenlerin bahsettiÄŸi kısmi faydalar dışında bu filmlerin sonuçta ticari kaygılar üzerine inÅŸa edildiÄŸini de unutmamak gerekiyor. Biray Dalkıran ÅŸu anda dinin merak gıdıklayan ve ticari karşılığı olan bir konu olduÄŸuna dikkat çekiyor. Zaten özel bir tür olması sebebiyle korku filmlerinin belli bir hedef kitlesi olduÄŸu düÅŸünülürse hâliyle seyirci nezdinde en çok prim yapan konu seçiliyor. Üç filmi toplamda 1,5 milyona yakın giÅŸe elde etse de KaracadaÄŸ, korku filmi çekenleri yapımcıların akıllı bulmadığını düÅŸünüyor. Filmlerini hiçbir televizyon kanalının satın almadığı yönetmen korku sinemasını kazançlı bir iÅŸ olarak görmüyor.
Bu sebeple yüksek bütçeli ilk üç boyutlu filmimizin bu türde çekilmesine de anlam veremiyor. Ama yine de Türk sinemasında istikrarlı bir biçimde yoluna devam eden tek türün korku olduÄŸuna inanıyor: “Korku sinemasının seyirci olarak deÄŸerinin olmadığı bir ülkede bu tür filmleri yapanları önce bir tebrik etmek gerekiyor. Daha sonra saldırabilirsiniz içeriÄŸine, tarzına.” Ama KaracadaÄŸ filmler eleÅŸtirilirken de Türkiye standartlarının göz ardı edilmemesi ve bir korku filmi çekildiÄŸinde bunun ilk olarak Paranormal Activity gibi dünya çapında giÅŸe rekorları kıran filmlerle kıyaslanmaması gerektiÄŸinin altını çiziyor: “Bir Türk araba yaptığı zaman bunu BMW, Mercedes’le kıyaslayamazsınız ki. Ona ulaÅŸması için bir süre vermeniz lazım.”
Hasan KaracadaÄŸ, gün gelip bir Türk yönetmen Paranormal Activity gibi bir film çekse yine eleÅŸtirilerin hedefi olacağı serzeniÅŸinde bulunuyor. Ama sorun galiba ‘gibi’ anlayışıyla film üretilmesinde. Evet, sinemanın teknik özellikleri, hatta korku filmlerinde kullanılan ‘yedi dakikada korkut, sonra es ver’ gibi formüller tüm dünyada ortak. Ama görünen o ki, korku filmlerimizin hikâyeleri, tam olarak bu topraktan doÄŸmuyor. DoÄŸsa da Türk sineması bu temayı iÅŸlerken hâlâ kendi korku kliÅŸelerini ve objelerini üretememiÅŸ duruyor.
Sinemamız ‘Büyü’lendi
Korku türünde film üretmek isteyen sinemacılar cinlerin halk nezdindeki korkutucu algısına kayıtsız kalmayıp seyirciyi metafizik varlıklar âlemine doÄŸru yolculuÄŸa çıkardı. Orhan OÄŸuz’un 2004 yapımı Büyü filmiyle baÅŸlayan bu eÄŸilim, insanların görünmeyenin gizemine kapılmasını hedefliyordu. Ama Büyü ile baÅŸlayan din temalı korku çıtası yükselmek yerine gittikçe düÅŸtü ve en son vizyona giren Cehennem 3D ile âdeta dibe vurdu.
BÜYÜ: Daha gala gecesinde çıkan yangın sebebiyle adından sansasyonel biçimde söz ettiren Büyü, Artuklu hükümdarı Sultan Salih’e ait 700 yıllık bir kitabı arayan arkeoloji ekibinin kazı için gittiÄŸi köyde başından geçenleri anlatır. Bu film Türk sinemasında ilk kez Bakara suresinin 102. ayetine gönderme yaparak büyü kavramını ele aldı. Filmde büyünün yanı sıra cinlerin insana musallat oluÅŸu da ilk kez beyazperdeye yansıdı. Büyü, bu tip varlıklardan korunma yöntemi olarak da Felak ve Nas surelerinin yanı sıra boyuna takılan CevÅŸen’i iÅŸaret etmekteydi.
DABBE: DüÅŸük bütçeyle çekilen Dabbe, her anlamda acemi iÅŸi olmasına raÄŸmen herkesi ÅŸaşırtarak kendi kulvarında beklenilenin çok üstünde bir giÅŸe elde etti. KaracadaÄŸ, bu filmde Neml suresi 27. ayette kıyamet alameti olarak adı geçen Dabbe’tül Arz’ı internet olarak yorumladı. Yönetmene göre Eski Hint dilinde de örümcek ağı gibi yayılan ÅŸey anlamına gelen Dabbe, pekâlâ world wide web’i (www), yani dünyayı saran ağı rahatlıkla çaÄŸrıştırabilirdi. Bu sebeple filmde dünyanın her yerinde internet üzerinden cinlerin musallat olmasıyla görünüÅŸte intihar gibi duran vakalar yaÅŸanması iÅŸlendi.
ARAF: Biray Dalkıran’ın hikâyesini yazıp yönettiÄŸi Araf filmi de adını Kur’an-ı Kerim’de geçen bir ayetten alıyordu. Ama film, İslam’da daha çok Cennet ile Cehennem arasında bir mekân olarak nitelendirilen Araf anlayışını birebir yansıtmak yerine dünya ile ahiret arasında kalan bir ruh tasvirini iÅŸlemeyi tercih etti. Araf, yasak iliÅŸki sonucu hamile kalan Eda’nın, kürtaj olmasından yola çıkar. Eda, yıllar sonra bu kez eÅŸinin çocuÄŸuna hamileyken, daha önce kürtaj sırasında ölümüne sebep olduÄŸu bebeÄŸin arafta kalan ruhu kendisine musallat olur.
MUSALLAT: Din temalı korku filmlerinin gerilim düzeyi 2007 yapımı Musallat ile kısmen de olsa arttı. Filmde, Almanya’ya iÅŸçi olarak giden Suat’a bir cin musallat olur. Suat, çocukluk arkadaşıyla birlikte aÄŸzı dualı ve para almadan okuyan bir hocaya giderek yaÅŸadığı sıkıntılardan kurtulmaya çalışır. Musallat’ı önceki filmlerden ayıran en belirgin özellik, ilk kez gözle görülemeyen metafizik bir varlığı görselleÅŸtirmesiydi.
SEMUM: Tasvir tercihi Hasan KaracadaÄŸ’ın Semum filminde bariz bir hâle gelir ve animasyon teknikleriyle seyircinin görebileceÄŸi bir varlık kurgulanır. Bu sebeple bir kadının içinden cin çıkartılma mücadelesinin anlatıldığı filmde, dinî ilme vâkıf hoca elinde CevÅŸen’le baÅŸka bir boyutta Semum denen varlıkla karşı karşıya gelir. Hoca, CevÅŸen okudukça onu koruyan yeÅŸil bir halka oluÅŸur ve sonunda bu varlık Åžeytan’a ‘Neden beni terk ettin?’ diye sorar. Film bir rivayete göre Peygamberimiz (sas) Uhud Savaşı’ndayken Hz. Cebrail’in (as) “Ya Resulullah, Rabb’in sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana, hem de ümmetine zırhtan daha saÄŸlam bir emniyet saÄŸlayacaktır.” diyerek getirdiÄŸi CevÅŸen duasını bilmeyenlere öÄŸretmek, bilenlere de hatırlatmakla birlikte bu sözü geçen iyi-kötü güç karşılaÅŸmasını animasyon filmleri hatırlatacak kadar idare eder bir gerçekçilik düzeyinde bıraktı.
DABBE 2: KaracadaÄŸ, Semum’dan sonra yeniden kıyamet alametleri konusuna döndü ve Dabbe 2 filminde bu kez “Åžimdi sen göklerden gelecek ve insanları kuÅŸatacak o dumana bak! Bu acı bir azaptır. (Duhan 10-11) “ ayetini yorumladı. Filmde ilk kez kıyametin kopuÅŸu nasıl olacak sorusunu görselleÅŸtirmeye çalışan yönetmen, BoÄŸaziçi Köprüsü ve camilerin yandığını gösterdi. Dabbe 2, KaracadaÄŸ’ın diÄŸer çalışmalarında olduÄŸu gibi tekniÄŸiyle de ön plana çıkmak isteyen bir filmdi. Hatta bunun için dünyada ilk kez düÅŸük frekanslı sesler kullanıldı. Fakat bu sesler titiz bir teknik çalışmanın ürünü olsa da aynen Dabbe filminde olduÄŸu gibi Dabbe 2’de de kullanılan efektler, oyunculuk ve hikâyenin önüne geçti.
ÜÇ HARFLİLER MARİD: İsmini yine Kur’an-ı Kerim’de ‘Ve orayı her türlü ÅŸeytandan koruduk (Saffat 7)’ ayetinde geçen Marid ifadesinden alan filmin senaryosu Musallat’ın da yapımcısı olan Murat ToktamışoÄŸlu’na ait. Fakat bu sefer hikâye taÅŸrada deÄŸil İstanbul’un göbeÄŸinde geçmekte. Åžehirli insanın metafizik varlıklara inancını sorgulayan filmde, çocukken bir cinin musallat olduÄŸu Ayla, o zaman Allah rızası için kendisini okuyan hocanın yazdığı muskayı evlendikten sonra kaybedince geçmiÅŸte yaÅŸadığı kötü olaylar yeniden baÅŸ gösterir. Bu sefer eÅŸi bir hoca bulup Ayla için bir muska yazdırsa da adam para alarak bu iÅŸi yaptığı için muskalar iÅŸe yaramaz. Ayla’yı koruyan tek ÅŸey ise Kur’an-ı Kerim’dir.
CEHENNEM 3D: Üç boyut algısının hissedilmediÄŸi filmin alışılmışın dışına çıkan tek farklı denemesi küçük bir kız yerine oÄŸlan çocuÄŸunu kullanmasıydı. Dalkıran’ın bu filmi de ilkinde olduÄŸu gibi arafta kalan ruh teması üzerine kuruluydu. Anne-babasından öç almak isteyen ölü bir çocuÄŸun ruhunun, eski mum fabrikasında çekim yapmaya giden bir fotoÄŸrafçıyı rahatsız etmesini anlatan filmde karakterimiz, kendisine musallat olan ruhtan kurtulmak için çareyi medyumu andıran bir kadına gitmekte bulur. Film, afiÅŸinde yer verilen “Sen Sekar nedir bilir misin? İnsanın derisini kavurur. (Müddessir 27-29)” ayetlerinden yola çıktığını iddia etse de arafta kalan ruh kavramına saplanıp kalır ve Cehennem kavramının sürekli gönderme yapılan ateÅŸ olgusu haricinde kıyısından geçmez. Üstelik afiÅŸte alıntı yapılan sure adı bile yanlış ÅŸekilde Müdessir olarak yazılır.
Korkunun bizcesi olur mu?
Hollywood yapımı korku filmlerinde bizdekilerin aksine daha çok Hıristiyanlıktaki ÅŸeytan algısı ve exorcism üzerine yoÄŸunlaşılır. Åžeytanın insanın içine girmesi ve din adamlarının onu çıkartmaya çalışmasını kapsayan exorcism, Amerika’da Oscar sahibi 1973 yapımı William Fredkin imzalı The Exorcist (Åžeytan) filmi baÅŸta olmak üzere pek çok filmin kaynağı olur. Bu konuya ilgi günümüzde de devam etmekte. Fakat The Exorcist’i diÄŸerlerinden ayıran ve kendi kulvarında bir kült hâline getiren sadece Oscar alması deÄŸil, aynı zamanda bundan yıllar evvel çekilmesine raÄŸmen gerek oyunculuk, gerekse makyaj anlamında baÅŸarılı olmasıydı. Öyle ki içine ÅŸeytan giren küçük kızın korkunç görüntüsü hâlâ hafızalardan silinmedi. Hatta bu bir korku kliÅŸesine dönüÅŸtü ve masumken korkunç bir yaratığa dönüÅŸen kız çocukları bu türde üretilen filmlerin vazgeçilmezi oldu.
The Exorcist filminin dünyada uyandırdığı yankıya Türkiye de seyirci kalmadı ve böylece ‘kendi korkumuzu oluÅŸturmak’ yerine ‘korkunun bizcesini yapalım’ mantığından yola çıkan filmler türedi. İlk olarak Metin Erksan; Cihan Ünal ve Canan Perver’in baÅŸrolde oynadığı Åžeytan filmini çekti. Fakat filmin sadece afiÅŸine bakarak bile kalite anlamında Türk versiyonu Åžeytan’ın Amerikan türdeÅŸinden fersah fersah uzak olduÄŸu anlaşılıyordu. Bu sebeple Erksan’ın Åžeytan’ı YeÅŸilçam’ın zamanına göre acemi cesareti sayılabilecek bir örneÄŸinden öteye geçemedi.
Yıllar sonra Hasan KaracadaÄŸ, Semum filmiyle exorcism kavramını kendi perspektifiyle yeniden ele aldı. Fakat bu sefer baÅŸkarakter küçük bir kız yerine, genç bir kadın oldu, rahibin yerini ilmine vâkıf bir hoca aldı, İncil ve haç CevÅŸen’le yer deÄŸiÅŸtirdi, dahası filmin adı Åžeytan deÄŸil bizzat Kur’an-ı Kerim’deki nar-ı semum ifadesi sebebiyle Semum oldu. KaracadaÄŸ, bu filmde aynen Batı’daki türdeÅŸleri gibi psikiyatr ile hocayı yani bilim adamı ile din adamını karşı karşıya getirmeden de edemedi.
Kendi deyimiyle mistik ama sinema dilinde korku türündeki bu ikinci filminde KaracadaÄŸ, exorcism’in bizdeki karşılığını anlatmaya çalıştı. Hem de ‘taklitçi’ eleÅŸtirilerinin gölgesinde. Semum’un yönetmenine göre exorcism nihayetinde vücuttan bir ÅŸey çıkarma anlamına geliyor. Tek fark The Exorcist’te insanın içinden çıkarılmaya çalışılan ÅŸeytanken, Semum’da inancımız gereÄŸi bu bir cin oluyor. Ayrıca KaracadaÄŸ kendi filminin The Exorcist’ten hem kadının başına gelenlerin sebebini açıklaması hem de içine giren varlığı dışarıya çıkartarak görselleÅŸtirmesi anlamında da farklılık arz ettiÄŸini düÅŸünüyor.
Sinema eleÅŸtirmeni Nedim Hazar da Åžeytan filminde olayların kötülük perspektifinden anlatılmasına karşın, Semum’da yönetmenin kamerasını kötülüÄŸün karşısına konumlandırdığını belirtiyor. Tüm bu farklılıklara raÄŸmen Semum, ele aldığı konu, onu iÅŸleyiÅŸ biçimi, hatta kullanılan benzer sahneler sebebiyle vizyona girdiÄŸi dönemde ağır eleÅŸtirilerin odağı olmaktan kendini kurtaramadı.
Metafizik varlıklar en büyük korku kaynağı
Cinlerin korku sinemacılarının ilgisini çekmesinin sebebi, bizlere göre sahip oldukları farklılıklar ve insanlar üzerinde oluÅŸturdukları etki. Çünkü Kur’an-ı Kerim’e göre cinler ÅŸüphesiz var ve Peygamber Efendimiz (sav) insanların olduÄŸu gibi onların da peygamberi. Hatta bu gözle görünmeyen gaybî varlıkların adlarında bir sure bile mevcut (Cin suresi).
Bir Müslümanın Kuran’da geçen her bir ifadeye kayıtsız ÅŸartsız inanması gerektiÄŸi düÅŸünülünce zaten bu varlıkların inkarı söz konusu bile olamaz. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Doç. Dr. Davut Aydüz, cinlerin özelliklerini ÅŸu ÅŸekilde özetliyor: “Cinler insanlara nispetle daha üstün bir güce sahiptirler. Mesela kısa sürede uzun mesafeleri katedebilir, insanlarca görülmedikleri hâlde onlar insanları görür, insanların bilmediÄŸi bazı hususları bilirler; fakat gaybı onlar da bilemez.
Gökteki meleklerin konuÅŸmalarından gizlice haber almak isteseler de buna imkân verilmez. Evlenip çoÄŸalırlar.” Bu varlıkların bazı durumlarda insanlara musallat olduÄŸu da biliniyor. Hatta gerek onlardan, gerekse ÅŸeytan, büyü ve nazardan korunmak için Felak ve Nas sureleri indiriliyor. Bu tür varlıkların rahatsız ettiÄŸi kiÅŸilerin yaÅŸadıklarından yola çıkılarak anlatılan hikâyeler, günümüzde insanların çoÄŸunda metafizik varlıkları en büyük korku kaynağına dönüÅŸtürmüÅŸ durumda.
Psikiyatr Mustafa Ulusoy bugün sokaÄŸa çıkıp insanlara ‘Ruhani varlık deyince aklınıza ilk olarak ne geliyor?’ diye sorulduÄŸunda cevabın melekler veya ÅŸeytan deÄŸil cinler olacağını düÅŸünüyor: “İnsanlarda cinlerle iliÅŸkili o kadar bir korku aurası oluÅŸturulmuÅŸ ki cin kelimesi bile telaffuz edilmeden, üç harfliler deniyor.”
Aksiyon Dergisi’nin 16-22 Mayıs 2011 sayısından alıntılanmıştır…